Bayram Kurbanı.
Bu bayram ilk defa bir bayramım bu kadar boktan geçti. Kurgulasam bu kadar boktan geçeceğini kurgulayamazdım. O derece. En iyisi en baştan başlayayım.
Bayramda memlekete gitmek için 3 hafta öncesinden bilet bakmaya başlıyorum. Yok. Bütün firmalara soruyorum, terminallere kadar gidiyorum; ki firmaların terminal dışındaki bayilikleri mi denir temsilcilikleri mi her neyse, terminal dışındaki yerlerinde satılmayan koltuklar var. Sadece terminaldeki temsilciliğin satabileceği koltuklar. Ama yok. 3 hafta be 3 hafta. Millet çıldırmış. Vaziyet çok pis bi hal almaya başlamıştı.
Ankara’ya gidip ordan Rize’ye geçme gibi bi durum hasıl oldu. Ankara kısmının detaylarına girmeyeyim, yalnız bayramın tek kayda değer güzel tarafı oldu. Şşşştt ;)
Ankara’ya gidip ordan Rize’ye geçecektim fakat yine biletle ilgili ufak bir problemimiz vardı. Neydi? Arefe gününe bilet bulabilmiştim. Yani bayram sabahı Rize’de olacaktım. Neyse ki yolculuğum da iyi geçti. Onun da detaylarına girmiyorum. Şşşştt ;)
Rize’ye vardığımda başka bir problemim daha vardı. Sabah 6,5’da Rize’deydim, koye çıkmam gerekiyordu, köy arabası yoktu, hava acayip soğuktu, çarşıdaki evin anahtarlarını yurtta unutmuştum ve adeta götüm donuyordu.
Tam olarak bizim köye araba yoktu fakat köy yolu üzerinden giden arabalar vardı. Bir yere kadar gidip ordan taksiye binebilecektim. Öyle de yaptım. Bayram namazını zaten kafadan kaçırmıştım ama kavurmaya yetişirim diye umuyordum. Eve vardığımda değil kavurmanın hazır olması, daha sığırı ahırdan çıkarmamışlar. Boynum bükük vurdum kafayı yattım. 3 sene üstüne kendi evimde misafir hale geldim artık. Kurbanı bana kestirecek değiller ya. Misafir gibi davrandım ben de.
Bi kaç saat sonra uyandığımda babam kavurma için etleri doğruyordu. Günlerdir beklediğim an gelmişti. Nerdeyse ramazan bayramından beri kurban bayramını, o şenliği, bilhassa kavurmayı bekliyorum desem “oha lan! bu ne aç gözlülük” demeyin lan ne olur.
Beklediğim an gelmişti. Herkes sofraya geçmiş, kavurmalar tabaklara koyuluyordu. Çatalımı ete sapladım ve ağır çekimde ağzıma götürdüm. İlk ısırığımı aldığımda benim için toz pembe olmasını beklediğim o an hafif ishale maruz kalmış bok rengine dönmüştü. Kavurma hiç hayal ettiğim, beklediğim, umduğum gibi değildi. Ben kavurmayı yediğimde çikolata yerken hazdan geberen reklam kızı, yada su içerken hazdan geberen reklam kızı, hiç olmadı bi blendax kızı kadar havalarda olacağımı zannediyordum. Ancak o an kendimi çivili tahta üzerine oturmuş keşiş gibi hissettim. O kadar boş. O kadar duygusuz.
İlerleyen saatlerde arkadaşlarım aradı. Behzat Ç.’nin filmi gelmiş. Heyecanla bekliyoruz. La bekliyoruz da bayramın ilk günü sinemaya mı gidilir daha sabah gelmişim. Ama en müsait zamanın bu olduğu söylediler, dedim gideyim madem. Köy yerindesin, öyle zırt pırt araba yok. 2-3 kilometre yol indim, öyle dolmuşa binip geçtim. İşin en pis tarafı da filme gitmek için kaç aydır bekliyoruz, film vizyona gireli bi hafta olmuş beni bekledikleri için filme gitmemişler ama geldiğim gibi de yumurtayı götüme dayandırdılar. La madem beni beklediniz bu kadar zaman gitmediniz, bi gün daha bekleyin vicdansızlar. Zaten Rize’de olan kadro vardı sinemaya gidebilecek. Bi de beni “gelmezsen sensiz gideriz” diye tehtid ettiler. Yazıklar olsun. Madem sadece siz gidecektiniz beni niye beklediniz la bu kadar zaman.
Velhasıl bindim dolmuşa geçtim sinemaya. Biletimi almışlar. Chaq sHeqerleR yHa xD.
Film de kavurmadan beter hiç beklediğim gibi çıkmadı. Dizinin ortalama bi bölümü gibiydi. Geçen sezonun finali ya da bu sezonun ilk bölümünü film diye yayınlasalar daha iyidi la. O derece. Cansu Dere’ye zaten kafadan nasıl kılım. Bi de Tardu bişey var. Ne skimse. Götüm gibi durmuş filmde. Bi de ankaranın parklarını marklarını tam kullanamamışlar gibime geldi. Sanki kazacaklar kazamamışlar. Film hilesi yapacağız diye baya götü yırtmışlar gibi.
Bayramın ilk günü çarşıya inmişim ama ertesi gün köyde olmam lazım. Neden? Çünkü yeğenimin (Kemal Asaf) çükü kesilecek. Yengemler Mardinli olduğu için Mardinden bi kamyon misafir geldi Kemal Asafın çükü kesilecek diye. Normalde bizim adetlerde sünnet düğünü diye bişey yoktur, gider hastaneye kestirirsin. Bunda büyütülecek bişey yok. Ama onların adetlerinde var işte n’abıcan. Ertesi gün sünnet var diye köye çıkmış bulundum fakat sünnet ondan sonraki günmüş. Şeytan dedi bas git çarşıya ama geldim bi kere ertesi gündü düğün neticede.
Niye bu kadar sinirlendim köyde olmama biliyor musun bilader? Benim için köy demek iş demek, yorulmak demek, internetsizlik, iletişimsizlik demek. 3g bile çekmiyor la köyde. Bi de hiç arkadaşım yok nerdeyse. Ölümüne yalnızım yani. Yurtta otursam o kadar sıkılmam. Öyle vay efendim temiz havaymış, doğa manzarasıymış, köy hayatıymış falan hikaye. Bunlardan bahseden godoşların hiç bizim köye geldiğini görmedim ben. Hep Antalya’ya İzmir’e falan gidiyorlar. Herşey dahil, proleterya hariç.
O geceyi öyle sinir harbi geçirdim, ertesi gün de düğün karmaşasıyla geçti. O kadar millet çağırdık kimse de gelmedi. Hepsinin götüne koyim. Gene biz bize yettik vesselam. Hani başbakan diyor ya en az 3 çocuk, stratejisinden geçtim harbiden ben tek çocuk olsam kahrımda ölürdüm lan. 4 kardeşiz biz. Yeğenlerim olana kadar normal bi çekirdek aileydik, şimdi bildiğin sülaleyiz yani. Evde habire bi şenlik, bi kalabalık.
Bayram sabahı geldiğim tatilimin 4 gününü köyde geçirdim. Hani bayram sevinci, hani kavurma, hani sevdiklerinle beraber olmak, hani harçlık, hani hani hani. Hiç biri yok. Zaten topu topu 6-7 günlük gelmişim. Bayram da bitince, arkadaşlarım çalıştığından mütevellit yine görüşemedik.
Kendi kendimi yiyorum. Ama içim bi konuda rahat, dönüş biletini ayırtmışım. Neco da istanbula dönecek onunla beraber döneceğiz. Zart telefon!
“Alo! Doğukan bizim biletleri satmışlar. Ben pazartesiye yer buldum. Kendiminkini aldım seninkini de ayırttım, sana uyarsa alırsın”
Oha amk! Yuh! Pazartesi gidemezdim. Zaten pazara yer ayırtmışız bi günü asmışım, bi gün daha asarsam sınavlarım, quizlerim neyin var boka sararım iyice.
“Hay amk! Tamam eyvallah”
Ne yapacağım lan ben! Şeytan diyor koy okulun götüne. Ne lan bu, bu kadar sinir stres. Okuyup hasta olacağına okumayıp amele ol daha iyi. Gerçi okuyunca da amele oluyorsun ya o da başka mevzu.
Kuzenim arkadaşlarıyla beraber 2 özel araba olarak gidecekler. Aradı arkadaşını dedi “bi arabada yer var. bizimle gelirsin”.
Dedim ulan şansım dönüyor heralde artık. En azından insna gibi dönerim okula doğru.
“Ne zaman gideceksiniz?”
“Cumartesi gecesi.”
“Tamam.”
Sonra mevzu o kadar psikopata ve entrikaya bağladığı ki sinir stresin gözüne gözüne vuruyorum, sinir stres alanında bir kobay olarak kendi hükümranlığımı ilan ediyorum, kendi içimde sinir stres cumhuriyeti kuruyorum.
Sırayla gelen haberler aynen şöyle.
“Plan değişti cuma gecesi çıkacağız.”
“Plan değişti bizim araba cuma öğlen çıkacak, siz cuma gecesi çıkacaksınız.”
“Plan değişti siz cuma gecesi çıkacaksınız biz cumartesi öğlen.”
“Plan değişti cumartesi öğlen beraber çıkacağız”
Lan! Cumartesi öğlen çıkarsak gece 2-3 gibi geçeriz Adapazarı’ndan. Ben o saatte inip nere gideyim. Direk İstanbula geçerim madem. Ordan oraya bavulla dolaşmak da hiç hazzettiğim bişey değildir.
Güzel çıktık yola gidiyoruz. Akşam olmaya başladı. Hava gittikçe soğuyor. Arabada kalorifer yanıyor tabii içim rahat. Zart arabanın camı buhar yapıyor, zart sigara içmemiz lazım. Cam kapanmıyor bir türlü. Kalorifer yansa ne fayda. Şoför de “Kalorifer direk bana vuruyor amk. Mayışıyorum camı kapatınca” diyor. Adamlar önde atletle gidiyorlar. Biz 3 kişi arkadaş nası donuyoruz. Götüm dondunun ne demek olduğunu ben orda yaşadım. Hiç abartmıyorum, soğuktan götümü hissedip oturduğum yere bile vakıf değilim, ayaklarım o kadar üşüdü ki artık üşüdüğünü hissedemeyecek duruma gelmiştim ve öyle rahatlamıştım. Ayaklarım üşüyor ama ayağın nasıl bir his olduğunu unuttuğum için artık bunun bir önemi yok.
İstanbula vardık. Saat 5. Çıktık eve yattık. Öğleden sonra gibi Kadıköy’e geçip trenle Adapazarı’ya geçmeyi planlıyorum. Avrupa yakasındayız. Geçtim Eminönü’ye bindim vapura. Yasladım kafayı Kadıköy’e doğru gidiyoruz. Bi baktım kız kulesinin yanından geçiyoruz. Yanından geçiyoruz ama geçmemiz gereken yanı bu yanı değil. Epey zamandır İstanbul’a gidip geliyorum, epeydir de geziyorum ve ikinci kez bu hatayı yapıyorum. Kadıköy yerine Üsküdar vapuruna binmişim. Ama Kadıköy vapuruna bindiğime o kadar eminim ki tabelada “Kadıköy 15:45” yazdığına yemin edebilirdim ama edemiyorum. Neticede Üsküdar’a gitmiştim.
La madem geldim Üsküdar’a burda arkadaşlarla takılayım biraz öyle giderim. Takıldık takıldık takıldık… Adapazarı’ya gidesim o kadar yokki hiç kalkasım gelmiyor. Bi de kaç ay üstüne başka bi arkadaşımı görmüşüm, makara kukara takılıyoruz. Dedim 21:45’le giderim madem. Saat oldu 21:45 gidemedim. Gidesim gelmedi. Ölümüne canım sıkkın çünkü. Bu kadar boktan bi tatil üstüne iyi bişeyler de olsun istiyorum. Oldu mu? Olmadı. O akşam özel hayatın gizliliğinden dolayı bahsedemeyeceğim olaylar gelişti ve ben geceyi dışarda bi çay ocağında takılarak geçirdim. İki gün üst üste götüm ve ayaklarım ölümüne donmaya maruz kalmıştı. Ama ölmedim.
Sabah trene 9 gibi haydarpaşa’ya gittim. Tren 10:45’de. Bekleme salonunda bekliyorum. Durumum gecenin etkisiyle hala bombok. Haydarpaşa bekleme salonunda elinde telefon salya sümük ağlayan insan portresiyim.
İnanmayacaksınız ama yurda geldiğimde herşey güllük gülistanlık olmuştu. Paradoks lan bu resmen. Ya da karma mı? Ne bağsursa işte.
Sen o kadar şukela bir ramazan geçir, on numara bir ramazan bayramı geçir, o hevesle kurban bayramını deli gibi bekle, ama evde huzur bulama, git gurbette göçebe yaşamına devam et, orda asgari mutluluk indiriminden yararlan.
Velhasıl gardaşlarım, burdan çıkacak sonuç:
Göte giren şemsiye açılabiliyor.
Saygılarımla.
17 Notes/ Hide
-
vaveylababa bunu gönderdi