Yetmiş Yaşında Eşek
|Gidiş| -bölüm 1-
Ergenlik dönemi, kıl bir hocanın verdiği hayat dersinde, kırk dokuz ortalamayla geçememe umutsuzluğuna eş değerdir. On sekizime doğru yol alırken keşfettiğim en çetrefilli zaruri hizmet ergenlikti ve ben, bu dersi ancak ortalamayla sorumlu geçebilecek bir eğilim içindeydim. Günler sıkıcı, ben normaldim. Ben normaldim ve kimse beni anlamıyordu.
Dersaneden yeni gelmişim. Testti, hocaydı, dersti, denemeydi derken; kafam, kızartılmak üzere soyulup dilimlenmiş bir patates kadar düşünebilir hale gelmişti. Bir ergen için mümkün olabilecek en kötü günlerden birini daha geride bırakarak apartmandan içeri girdim. Merdivenleri çıktım. Tek planım; kapıyı açıp içeri doğru süzülmek ve kendimi, dededen kalma, eski, şefkati bozuk yaylarının insafına kalmış çekyata bırakmabilmekti. Birden babam dikildi karşıma.
- Hiç içeri girmeden al şunu. Git şu kağıttaki adrese. Orda Harun Dayı var. O anlar ancak bundan. Benden de çok selam söyle.
- Ama…
- Ama ne! Büyükbabanın yadigârı oğlum bu. Öyle bekletmek olmaz.
- Off..
- Off puff yok. Gitmeden söyliyim. O moruk, eskiden eşek şakasını pek severdi. Kaç senedir uslanmış mıdır bilmem ama yine de gözün açık olsun.
- İyi! Bi’ şakamız eksikti!
- Anlamadım!
- Eee bişey yok. Çıktım ben.
Bugün benim sinirlendiğim şey; iki sokak aşağıda bir saat tamircisi varken, saat tamir ettirmek için ta anasının gözündeki bir semtte, bilmediğim sokaklarda yetmişlik bir moruğu aramak zorunda kalışımdı. O sinirle çıktım evden. Kapıyı kapatırken istemeden hızlı çarpmış bulundum. Babama trip atmış gibi olunca arkamdan bayağı bi bağırması merdivenleri daha süratli inmeme sebep oldu. Bi’ kere de koyuldum yola. Durağa geçtim. Ordan dedikleri otobüse bindim. Baktım şoför koltuğunda, ayağa kalksa en fazla yüz elli üç santim olabilecek bir adam oturuyor. Kara bıyıklı, kara kaşlı, karaya yakın gözlü, kırk beş yaşlarında, nur yüzlü, muhtemelen iki ya da üç çocuk sahibi, görücü usulü evlenmiş ve önündeki muhtemel ilk hedef emeklilik olan bir adam. Tam memleketim insanı vesselam.
- Abi bu Sütdökmüşkedi Semti… İlk defa gidiyorum. Varınca söylersin, olur mu?
- Olur.
Kafasıyla küçük L harfi çizip yüzüme bakmaya tenezzül etmeden söylenen bir ‘olur’ idi bu. O seslendiğinde duyayım diye arka çaprazındaki koltuklardan birine oturdum. Yolum uzundu. Kulaklıklarımı taktım. Hem asabiyetimi ehlileştirmesi hem de gözümün gördüğüne güzel müzikleri olan bir film tadını vermesi için Till Lindermann’dan medet umdum. Yol boyu o kadar çok düşünüp konudan konuya atlama imkanım oldu ki; en son “Neden battaniyeyi yorganın üstüne atıyorlar lan? Halbuki yorganın altında olunca daha sıcak tutuyor.” karmaşasına kadar gelmiştim. Asabiyetimde ufak törpülenmeler olsa da tam bir huzura hala erişmem belli ki olmasını umduğumdan daha çok sürecekti. Tam elli dakika geçmişti ve tam elli birinci dakikada;
- Geldik! Burası.
Dediğini duymamıştım ancak kafasını uzatıp bana bakarak kısa ve öz bi’kaç kelime söylemesinden konunun içeriğini tahmin edip teşekkür ettim. O, benim kafamda; memleketimdeki henüz önüne bir idealist çizgi çizmemiş, masum, geleceğimizin neferi, mini mini, ufacık yetimlerin dayısı olarak şekillenmişti, ki hep öyle bir dayım olsun istemişimdir. Fakat benim öyle olmayan bir dayım bile olmadı. “Eyvallah dayı” diyip indim. Sağıma soluma baktım önce bi iyice. Bulamadım. O arada caddedeki biriyle çarpışmış bulundum. Bi de utanmadım; yüzsüzlüğümü de ettim.
- Hocam afedersin. Yabancısıyım buranın. Bişey sorabilir miyim?
- Evet, muhtemelen adres soracaksın. Sor.
- Çok anlayışlısın. Bu Japonanimesi Caddesi nerdedir?
- Şu sağdaki sokaktan gir. Ağaşıya doğru in. Karşına çıkan ilk cadde değil.
- Eee? (Sağdan sola dört harfli, yukardan aşağıya komple yeşil)
- Ordan karşıya geç. Yine o sokaklardan birine gir. Aşağıya doğru in, karşına bi cadde daha çıkacak. O.
- Eyvallah sağol.
Adres soracağımı da nasıl anladıysa. Yok, Norveç’in sosyo-politik konumu ve balıkçılarıyla alakalı, “Ne olacak bu Norveç’in ve Norveçli balıkçıların hali? Kremdi balıktı nereye kadar gidecek kardeşim bu ekonomi?” konulu bir anket yapıyordum, onu doldurmanı rica edecektim. Neyseki zekâsı adres tarif edebilecek düzeydeydi. İndim caddeye, geçtim karşıya, indim caddeye, bakındım sağıma soluma yine. Bu kez aramama gerek kalmamıştı. Gördüğüm gibi daldım Sanatfilmisenaryosu Sokağı’ndan içeriye. İnsan adres ararken çok fazla şey düşünemiyor. Sinirlenemedim de. Kulağımda tekrardan Rammstein, ilerlemeye devam ettim. Hava bulutlanınca hafif bi kararmıştı. Sokak, “Ben öyle sosyete pazarı sokaklarından değilim ulan. Benim bi kasvetim var. Akıllı ol, apaçi gibi dolanma buralarda!” havasındaydı. İlerledikçe daraldı sokak. Daraldıkça karardı. Karardıkça orta düzey bir korku filmindeymiş kadar gerilir hale geldim. Halbuki hiçbir korku filmindeki şişman ve gözlüklü çocukların vahşetle karşılaşmaları öğlen vaktine denk gelmezdi. Zira şişman ve gözlüklü değildim fakat bu vahşetle karşılaşma ihtimalimi düşürmüyordu. Tam da; “Yahu bu hiç bitcek gibi değil. Uzadıkça uzuyor. Sokak değil Tarkan’ın don lastiği!” diye düşünmeye meyletmişken sokağın sonuna varmıştım. Balkabağınadönüşenatarabaları Hanı nihayet karşımdaydı. Girip ikinci kata çıktım. Karşılıklı iki dükkan… Birinin vitrin camında siyah perdeler var. İçerden dışarı bir gram ışık bile hüzmüyordu ve ben, ışığın ölçü birimini bilmediğimi farkediyorum. Diğerinde de hiç saatçi imajı yoktu ancak en azından ışıklarının yanmasıyla beni kendine çekiyordu. “Bu dükkanların ikisinde de saatçi imajı olmadığına göre belki de moruk hobi olarak yapıyordur bu saat tamiri işini. Ama benim bahtıma kesin şu az ışıklı, kasvetli olan onun dükkanı çıkar. İçeri girdiğimde de kendimi bir dağın eteğinde bulurum, sonra iki gözü iki çeşme cılız bir kadın gelip ‘Dağın tepesindeki dokuz başlı, tek ayaklı, beş kollu ejder kızımı kaçırdı’ diyip benden de onu kurtarmamı ister, şansım tam olur.” diye düşünerek büyük bir umut ve dualarla daha aydınlık olan dükkana girdim. Baktım içerde hiç moruk yok. İki tane aşağı yukarı benle yaşıt eleman tavla atıyorlar. Çaylar yeni söylenmiş. Daha fırtlar alınmamış. İlk zar da beş-iki.
- Selamun Aleykum!
- Ve Aleykummm Selaaam. Buyur?
- Buralarda bi Harun dayı varmış. Böyle yetmiş yaşlarında. Bi saat işi vardı da.
- Ha. O moruk karşı dükkanda ya. Orda yaşıyor zaten. Bizim de pek görmüşlüğümüz, tanışmışlığımız yok ama bu kadar zaman ışıksız yaşayabildiğine göre fotosentez ihtiyacı yok heralde ihtiyarın, diyip karşılıklı kahkahalaşıyorlar. Ayıp olmasın diye sırıtıyorum. Biri dengesizleşip gülerken bardağa çarpıp devirilince bir an sessizlik oldu.
“Eyvallah. (Hassiktir!)”diyerek çıkıyorum ordan. Sokak, gelene kadar bana onlarca bilinçaltı korku mesajları vermiş gibiydi zaten. Kendimi, kaderimin tırnakları uzun ve yıkanma sıklığı düşük olan ellerine teslim ederek karşı dükkana giriyorum.
|Gerilme| -bölüm 2-
Karşı dükkanda değil saat, vitrin bile yoktu zira daha önce de belirttiğim üzere dükkan camlarında siyah perdeler vardı. Bu moruk ya ticaretten anlamıyordu ya da ticaretle uğraşmıyordu. İçeri girdiğimde içerde sadece, türbesine yatmayı bekleyen moruğumuzu aydınlatan bir masa ışığı, az ışıktan kelli karanlık tezgahlar ve hepsi farklı vakti gösteren çeşitli saatler vardı. Saatler satılık değil, koleksiyon gibi duruyordu. O kadar saatin içinde istemsiz bir şekilde kendiminkine de bakmış bulundum. Ayarlı olmasına rağmen doğruluğundan tereddüt etmedim diyemem. Saatlere bakmaktan arkası bana dönük şekilde oturup ortama verdiği gizemli havayı kendiyle tamamlamaya çalışan, fakat film kültürü geniş olan benim için sadece ucuz dekor diye niteleyebileceğim moruğu farketmem biraz sürdü. Yavaş yavaş yaklaştım. Elleri masanın üzerindeydi. Arkadan bakıldığında tamirle meşgul gibi görünüyordu. Seslenmeyi uygun görmeyip yanına kadar gittim. Tahmin ettiğim gibi önünde bir köstekli saat ve elinde alet edevat vardı. Tahmin etmediğim gibi de uyuya kalmış, başı önüne düşmüştü. Bir süre ne yapacağımı bilemeden hemen yanda duran tabureyi çekip oturdum. Sekiz kadar bekledim. Moruk horlamaya başlayınca hafif bir dürtme refleksi oluştu bende. Hafifçe dürttüm ben de. Hafifçe irkildi. Masa ışığı gözüne aldı birden, ki benim orda olduğumu farkedebilecek fakat yüzümü seçemeyecek kadar anca açabildi gözlerini. Hiç umrunda bile olmadım. Dört saniyelik bir senfoniyle temizledi boğazını ve diğer tarafında bulunan şeffaf plastik bir bardağa tükürdü bütün notaları. O tükürene kadar bardağı, karanlıktan farketmemiştim bile. Ancak okulda öğrendiğimiz tabirle ifade edecek olursam; bardağın beşde ikisi çeşitli notalarla, gerisi bilimum havayla doluydu. Uyanmasından yaklaşık otuz beş saniye kadar sonra gözlerini açıp bana bakma zahmetinde bulunabilmişti.
- Sen…
- Eee evet?
- Kimsin lan sen? Birine benziyorsun ama çok mühim biri değil herhalde. Çıkartamadım.
- Eee şey. Ben Kalender’in torunuyum. Adım Beşir.
- Kalendeeer Kalender…?
- Devlet Demir Yolları’ndan.
- Haa sen o torba götlünün torunusun?
- Ee evet !?
- Ne yapıyor kavat? Bunamıştır o şimdiye. Gençken de meymenet yoktu onda. Şimdi mumyaya dönmüştür.
- Yok mumyalatmadık.
- Ne?
- Kefenleyip gömdük.
- Oğh! Öldü demek yahu. Hiç ölecek tip yoktu o herifte. Ölümün ne zaman geleceği belli olmuyor bak; genç ölmüş. Nasip işte. Kaç yaşındaydı tam?
- Geçen sene öldü. Yetmiş altıdaydı.
- Haa! Aman ölsün zaten, iyi etmiş. Kazık mı çakacaktı dünyaya!? Hidayete ermiş. Belki de hidayet ona ermiştir. Neyse. Sen şimdi ne demeye geldin? Dedene dua mı istiyorsun?
- Yok. Babam gönderdi beni. Rahmetli dedemden yadigâr bir saat kalmıştı bize. Arızalandı. Bu moruğun dilinden de sen anlarmışsın.
- Hee. Ver bakayım.
Cebimdeki dede yadigârı, üzerinde ‘Serkisof Demiryolu’ yazan, heybetiyle benim gibi; yanında yeni yetme kalan birini bile etkilemiş olan köstekli saati çıkardım. Yaşlı kadavramızın gözleri bi on üç saniye donuk kaldı. Eline uzattığım saati alıp on beş saniye kıpırdamadan bakınca birşey oldu sandım ki on altıncı saniyede kaldırdı kafayı. Tam karşısındaki duvarda bizdeki saatin aynısı vardı. Moruk gözlerini dikip karşıda asılı duran ve bizdekinin aynısı olan köstekliye bakana kadar onu da farketmemiştim. Ancak yavaş yavaş farkediyorum ki bu dükkanın içine girerken ne kadar çok baktıysam da çok az şey görmüştüm. Aynı yere her bakışımda farklı detaylar görüyordum. Ürkmeye başlamıştım. Önündeki yeni nesil, bütün mekanizması açık halde duran yeni nesil köstekliyi hiç toparlamadan bi kenara itti. Sonra dede yadigârını masaya koydu. Bi kaç saniye kadar, mevzunun gizeminden sanırım, dalmışım. Tabut adam, gözümün önünden kayboldu, biraz bakınınca buldum. Arka taraftaki çekmecelerde bişeyler karıştırdı. Bir buçuk metre ötemdeki tezgahın ordaydı. Ayağa kalktıktan bir buçuk dakika, takriben doksan saniye kadar, sonra seslendi bana. Arkasını dönme zahmetine bile girmemişti.
- Boğazlarda akıntı kıyıyı ferahlartır!
- Ha?
- Salep içer misin?
- Zahmet olmazsa alırım. Açık olsun lüften, diyip latife yaptığımı belirtir şekilde kısık sesle güldüm.
O da dönüp sırıttı. Bariz bir moruk sırıtışıydı bu. Sonra şeffaf ve plastik olan tek kullanımlık bardaklardan birine tek kullanımlık salep paketini açıp döktü ve su ısıtıcının düğmesine bastı. Bu kadar loş ve az ışık olmasına rağmen bizim durumumuzda hiç romantizm olmaması açık bir şekilde ortadaydı ve ne bardağı ne de salebi net bir şekilde görüdüğüme yemin edemem. Çekmeceden çıkardığı alet edevatı da alıp yanıma geldi. Moruk, ilk girdiğimde benim için bariz bir ucuz gerilim filmi dekoruyken yavaş yavaş, ani bir uyuklama kabusunda ak sakallı ve gizemli dede figürüne dönüşüyordu. Bundan tedirgin olup olmama konusunda karar verememiştim.
- Çok birşeyi yok bunun. Canavar gibidir bunlar. İki dakikalık işi var.
- Güzel. Babam bişeyi olmamasına sevinecek. Tamir edilmez diye biraz panikledi de.
- Yok korkulacak bi durumu yok. Dedim ya canavar gibidir bu meretler. Yirmi alti sene kadar önce Devlet Demir Yollarında emekliliğe yakın hepimize hediye edildi bunlardan. Bir çoğumuz hala duramasak da, bak bunlar hala çalışıyor, diyip ‘Kağh kğöh kühğ’ şeklinde öksürmeyle karışık, ölümü bekleyen adam kahkahası attı.
- E niye Serkisof yazıyor bunların üstünde?
- Rusyadan geliyordu bunlar. “Rus Malı” lafı daha pazarlara düşmemiş. Herşeyin iyisi Ruslar’da o zamanlar.
- “Demiryolu” Türkçe yazılmış ama.
- Ne bileyim ben be. Allah Allah. Ansiklopedi miyim lan ben? O zamandan o kadar kalmış aklımda. Zaten ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Çok da mühim değil.
Moruk, sarı renklerin ağırlıklı olduğu nostalji tadındaki film kahramanlarından, bir anda Kemal Sunal filmlerindeki uyduruk mafya babası karakterlerinin, adamlarına artistlik yaptığı moda girmişti. Yaşından dolayı böyle bi beklentim muhabbetin en başından beri vardı fakat enteresan mevzulara girince gardım düşmüş, olmadık zamanda vurunca da mal gibi kalmıştım. Ne zamandır buradan çıkmıyor bilmiyorum ama ansiklopedilerin hala çok fazla rağbet görmediğini; insanların uzaya gittiği, internetin icad edildiğini, hatta yillar önce Amerika diye bi kıtanın keşfedildiğini, üstüne üstlük Colombus’un orayı Hindistan zannettiğini ve bu yüzden Kızıl Derililere İngilizce’de de “Indians” denildiğini birinin bu adama söylemesi lazım. Gerçi bu kadar ayrıntı onun için artık aşırı yükleme olabilirdi. Bü yüzden ben bu riske girmek istemedim. O da zaten tekrar saatin üstüne dönüp beni unutmuş gibiydi. İki dakika on üç saniye kadar sürdü parçaları yerine oturtması. Sonra bir de güzelce tozunu alıp kapadı kapağını ve saati bana verdi. Biraz önce kenara attığı yeni nesil kösteklinin parçalarını buldu. Yine onunla uğraşmaya başlayınca az önceki heyecanı altın kafesteki barış güvercinine dönmüştü. Kafamı, ergen gururumla gizem çözmeye kaptırmışken moruğun su ısıttığını unutmuşum. Makine, eski model ve ağzına kadar su doldurulmuş olduğu için haliyle suyu ısıtması sonra da kaynatması sürdü biraz. Kaynayınca otomatik kapanan teknolojiye mensup olması da ayrıca şaşırttı beni. Su ısıtıcının düğmesi “Çıtkh!” diye atınca yerkürenin varlığını tekrar hatırlayıp kendi içimde kısa bi şükretme töreni konuşması yaptım ve içimdeki kalabalığı dağıttım. Sonra kalabalık dışından bir ses duyuldu.
- İstasyonda herkes ayağa kalktıysa tren gelmiş demektir, kohğ kğeh koğh!.
- Ha?
|Topuk| -bölüm 3-
-Senin suyun kaynadı.
Cümleyi bu şekilde kurması bende çok hoş duygular uyandırmamıştı elbette. O işini hallederken en azından ben de salebime sıcak suyu koyayım niyetiyle ayağa kalkacaktım ki Harun Efendi, ben daha doğrulmadan, türbesinden kalkıp bana “Dur!” ihtarı çekti. Yerime oturdum tekrar. Hazırladığı son teknoloji mahsulü, katı kıvamlı, yalancı salebi sallana sallana getirip elime verdi. Çok sıcaktı. Ben de soğusun diye masaya koydum. Asıl buraya geliş sebebim olan saatin işi bitmiş, onu alıp babama götürmemi bekliyordu. Fakat her ne kadar üniversite kazanamamış olsam da nezaket kuralları hakkında bir tutam fikrim mevcuttu. Benim için salep yapma zahmetine girmiş yaşlı bir adamı yüz üstü bırakıp gidemezdim. Bir ergen bile olsam, benim de tam yerini tespit edemediğim bir yerlerde vicdanım vardı.
- Korkma, zahmet olmadı. Hem ben öyle her gelene yok çaydı, efendim salepti, oraletti falan ısmarlayan serbest piyasa esnaflarından değilim. Bakma senin referansın iyi. Hem şifadır.
- Anladım. Sen içmiyor musun yok çay, efendim salep, oraletti? Eşlik etseydin bana.
- Karanlık diye romantizm mi yapacaksın lan benle. Çorbam var benim. Kremalı mantar. Onu içiyorum.
- Haa! Görmemişim. Çorba! O da olur.
Yetmişi devirmiş, bunalım takılan bir bunağın yaşadığı çağa göre oldukça yeni olan bu ürünleri kullanıyor olması şaşırttı beni. Şaşırmalarım iyice artmaya başladı. Adam, karşıma geçmiş bana nanik yapan, benden küçük olmasına rağmen benden hızlı koşup kaçabilen, sürpriz yumurtadan çıkma sübyan edasındaydı. Sinirlerimi bozuyordu. Yumurta imgesi belirdi diye mi bilmiyorum ama, işin pis tarafı sempatimi de kazanmıştı kerata. Yaşlı başlı adam neticede. Büyüdükçe küçülüyor keratalar. Artistliğiydi, kızmasıydı, kötü esprisiydi… Bunlar bile çaya bandırılıp güçlü bir şekilde düşmeye direnen pötibör güzideliğinde geliyor insana. Zira sanmıyorum ki onun için bir ehemmiyeti olsun.
- Okuyor musun?
- Liseden yeni mezun oldum. Tekrar hazırlanıyorum.
- Neye?
Bu soruyu sorunca, adamın yaşadığı tarih hakkında ısrarla yanılgıya düştüğümü farkettim. Bu adam muhtardan ikametkâh alınıp üniversiteye kaydolunabilen bir dönemden geldiği bilgisi can buluyor kafamda tekrar. Karanlığın dikkat üzerindeki etkisi hakkında bilimsel bilgi sahibi değilim, ancak sanıyorum ki bu karanlık oda dikkatimi toplamamı engelliyor.
- ÖSS ‘ye. Üniversiteye girmek için milyondan fazla öğrencinin katıldığı bir sınav.
- E sistem değişmedi mi? ÖSS yerine başka bişey gelmişti en son. Bari ABC koysunlar da herkes rahat etsin . Zırt pırt değiştiriyorlar. Lüzumsuz kafa karışıklığı.
Yok artık!
- Ha evet. Dil alışkanlığı işte.
- Niye tekrar giriyorsun?
- İstediğim yere girebilmek için.
- Siktir! Kazanamamışsın işte.
- Aslında…
- Tamam anladım. Gir bi yere bitir de milletin konuşacak lafı olsun. Okuma hevesin yok senin. Anladım ben.
- Eee evet.
- Canını sıkacak bişey yok oğlum. Okuyacaksın, Batman olacaksın da Gotham’ı mı kurtaracaksın. Hem sen değil Batman olup Gothem’ı kurtarmak, ishal olsan götünü bile kurtaramazsın tuvaletten. Kğaeh kğoöh. Gir bir yere, bitir, sonra iş bul, askerlikti, evlilikti çoluk çocuktu… Öl git işte. Bu kadar insan arasında senin rolün bu kadar.
- Ee kader mi oluyor bu? Nedir?
- Miy miy miy! Ne bu; uluslar arası fizik ve felsefe dergilerine “Evrenrenin İşleyişi ve Kader” diye makale yayınlıyorum edaları, bişeyler. Belli ki kader kelimesinin sözlükteki manasına bile bakmamışsın, katara!
- Eee..(Katara?)
- Eee’ymiş! Ne olman gerekiyorsa zaten o olursun, ondan bir kaçışın yok da; bu sözlüğü açıp bi göz gezdirmene engel değil. İki satır Wiki karıştır lan. Dünya sallanıyor, senin kıçında Pire de Janeiro. Eyy gidi gençliğim ey!
Zamanla sempatimi kazanan adam, rüyamda beni öldürmeye çalışan korku filmi karakterine bürünmüş, billur geçerek beni sorguluyordu. Ama canımı sıkan bu değildi tabii. Canımı sıkan şey, onun haklı olması ve benim karşısında edecek tek mâkul cümlemin olmamasıydı. Ona karşı beslediğim ve çok geçmeden gözümü oymuş olan sempatimi kaybetmiştim. Hemen çıkıp gitme isteğim tekrar canlanmış, senelerce ölmesini beklediği bedenden nihayet çıkacak ruh kadar hareketlenmişti. Salebe baktım. Çoktan ılıklaşmış, neredeyse soğuyacak. Salebi elime alıp ayağa kalkıyorum.
- Ben kalkayım artık. Hava karardı. Yolum da var biraz. Salebi de yolda içerim içim ısınır. Borcum…
- Ne borcu! İki nostalji yaptık hâlâ ekonomik döngülerde sürtüyorsun. Sen git şey oku.. Eee, ha! İşletme oku. Böyle kuytu muytu bir üniversitede. Şimdi herkes kazanıyor, ikinci senenin ortasında seversin de.
- Eee…
- Tamam bozulma hemen. Selamımı söyle baban olacak namussuza da. kğieh kğeöh kğouh.
- Olur. Hadi Allah’a emanet.
Çıkıyorum dükkandan. Karşı dükkanın ışığı gözüme çarpınca gözlerim kısılıyor bir refleksle. Karanlık yerlere rağmen bir yerlerde hala aydınlığın olduğunu farketmenin verdiği umutla mutlu oluyorum. İntihara meyilliyken hayatın güzelliklerini yeni keşfetmiş ve konuyla alakalı bir kitap yazarak anında dünya klasikleri arasına girebilecek bir Rus yazar gibi hissettim kendimi. Rus olmamın klasik olmamı kolaylaştıracağını farzediyorum.
Merdivenleri inip handan çıktım. Salep hala elimde ve artık içimi ısıtabilecek teknik donanıma sahip değil. Fakat ziyan olmasın diye dikip tek nefeste ve birkaç yudumda içmeye niyetleniyorum veeee.. Dik! (Anne, senin kızlık soyadın neydi?)
Olması gerekenden fazla bir cıvıklık ve olmaması gereken bir kayganlık hissediyorum ağzımda. Hala ağzıma olan bardağa dikiyorum gözlerimi. Yedi saniye donuyorum. Adrenalinim artıyor. Damarlarım kabarıyor. Gözlerim kararıyor. Boka sarmaya başlamış dizi edasında fılaş beklere boğuluyorum. Girmem, moruk, plastik bardak, notalar, salep, şaka! Moruğun notalarının çoğu çoktan mideme akmış, bir kısmı da boğazımdan uzayarak sarkıyor, kafamda moruğun notalarından senfoniler çalıyordu. Bardağı yere sallayıp doksan derece bükülerek ağzımdakileri tükürdüm. Zayıflıktan geberircesine yemekten feragat eden mankenlerden gördüğüm kusma tekniklerini kullanarak notaları çıkartmaya çalıştım üç dakika. Ve kafamı kaldırdım. Pencereden derisi sarkmış bir kafa ve onun pörsümüş kahkahaları içeri kaçtı. Ve ben, o an, en sevdiği oyuncağı kanser yapıyor diye komşu teyzeler tarafından elinden alınan bir çocuk kadar ergen şansıma lanet ediyordum. Yetmiyormuş gibi yukardan, arlanmaya niyeti olmayan o ses ve ait olduğu sarkık kafa tekrar çıkmakta bir sakınca görmüyordu.
- Bizde do yok evlaaat! Kğeih hğeik khöeğ, höeğ, öeğ, eğ, eğ, ğ, ğ…
(Son)
1 Notes/ Hide
-
vaveylababa bunu gönderdi